Gündem Ortadoğu Avrupa Amerika Afrika Rusya-Kafkasya Asya Ekonomi Kültür-Sanat Çevre
Modern bir Köle Plantasyonuna Ziyaret: ABD’nin En Büyük Hapishanesi Angola’dan Gözlemler

Nancy A. Heitzeg ile Röportaj. Nancy A. Heitzeg bir sosyoloji profesörü ve Minnesota, St. Paul’deki St. Catherine Üniversitesindeki ırk ve etnisite çalışmaları programının koordinatörlerindendir

Angola 3 News
22 Şubat 2010

Angola 3 News: Bize geçtiğimiz ay Angola’da Lousiana Eyalet Hapishanesine yaptığınız son ziyareti anlatabilir misiniz?

Nancy A. Heitzeg: Cezai Adalet Sisteminde Irkçılık üzerine verdiğim bir ders dolayısıyla Angola’da idim. Öğrenciler ve ben bir haftalığına Rahibe Helen Prejan ile karşılaştığımız New Orleans’da idik ve Louisiana Ergen Adalet Projesi kapsamında bir şeyler yaptık. Daha önce de Angola’ya gitmiştim ve her iki ziyaret de benzerdi.

Şunu söylemeliyim ki ilginç bir şekilde Angola’ya bir ziyaret yapmak, tıpkı bir müze gibi form doldurup teslim ederek kolayca mümkün olabiliyor. Kimlik, çek vs. kontrolü olmuyor veya diğer hapishanelere konuşmacı olarak çağırıldığım zaman bile karşılaştığım metal detektörlerden geçmek zorunda kalmıyorsunuz. Hatta yanımıza aldığımız bir tur rehberiyle birlikte kendi aracımızla dolaşabildik. Elbette eğer Angola’daki bir mahkûmu ziyaret edecek olsaydık durum çok daha farklı olurdu.

Angola 3 News:Ziyaret esnasında neler oldu?

Nancy A. Heitzeg: Ziyaret oldukça kapsamlıydı – altı saat boyunca oradaydık- ve şu duraklardan oluşuyordu.

Gardiyan/çalışan köyü: Mahkûmlar tarafından inşa edilen küçük bir ‘kasaba’ aileleriyle birlikte orada çalışan ve yaşayan 200 çalışana ev sahipliği yapıyor. Çocuklar dışarıdaki okullara hapishane kapısından geçerek otobüslerle gidiyorlar. Kasaba Hapishane Müdürünün yüksek bir tepenin zirvesine yine mahkûm emeğiyle inşa edilen evinin gölgesinde yer alıyor.

Köpek Kulübeleri: Angola, av köpekleri, kurt köpekleri, Dobermanlar, Rottweilerlar ve kurtların da aralarında bulunduğu kopek eğitim ve yetiştirme faaliyetleriyle gurur duyuyor. Kurt köpeklerini sahip oldukları “kara kurtlarla” çaprazlayarak daha saldırgan köpekler yetiştiriyorlar. Bu Mengel gerçeğidir. Köpekler kaçan ve azılı mahkûmların izini sürmek ve onlara saldırmak için eğitiliyor. Bazıları da uyuşturucu yakalamak için eğitiliyorlar ve bazıları da polis güçlerine satılmış.

Gözetleme noktası: Kimsenin sahiplenmediği veya ailesi tarafından alınmayan ölen mahkûmların cesetlerinin bulunduğu mezarlık burası. Angola artık onlara birer tabut vererek mahkûmlar için ‘onurlu bir defin’ sağladığını iddia ediyor. Bu tabutlar tabiî ki diğer mahkûmlar tarafından yapılıyor ve cenaze arabasını da bir at çekiyor. Tabut yapma işi bunlardan birisine Billy Graham’ın karısı Ruth yatınca dikkati çekmişti. At ahırları: Angola atlarını seviyor. Burada çeşitli cins ve safkan atlar ve katırlar bulunuyor. Yine burada da farklı at cinsleri çaprazlanarak yeni türler yetiştiriliyor ve bunlar da müzayedelerde ve kolluk kuvvetlerine satılıyor.

“Red Hat”: Şimdiye kadar gördüğüm en ürpertici korkunç yerdir. Red Hat Louisiana’nın Tarihi bir işaretidir ve 8 x 8 kırk hücreden oluşan beton bir hücre bloğudur. Dışarıdaki hava ne olursa olsun buz gibi bir yerdir ve havalandırmaya açılmış olmasına rağmen hala ölüm ve acı kokmaktadır. Red Hat 1930larda yapıldı ve disiplin amaçlı ve idamlar için kullanıldı. Eski jeneratör ve bataryasıyla orijinal elektrikli sandalyesi hala orada duruyor. Bu ilk defa 1947’de Willie Lee Francis’I öldüremeyen sandalyedir ve evet bu nedenle iki kez idam etmek zorunda kaldılar. Mahkûmlar cezalandırılmak için çırılçıplak buradaki hücrelere konuluyorlardı. Bu birim 1973 yılına kadar kullanıldı. Tur rehberleri kamış tarlalarında iki gardiyanı öldürerek kaçan Charlie Frazer’ın öyküsünü anlattılar. Aramalardan sonra Texas’tan suçlunun iadesi üzerine soldaki son hücreye konuluyor ve kapı ve pencereler kaynakla kapatılıyor. Orada bu şekilde hastalanıp ölünceye dek 7 yıl boyunca yaşıyor. Bu, burada sunulan adalet ve cezanın muhteşem hikâyesi olarak telakki ediliyor.

Yeni Ölüm Evi: Turlar içeri girmiyor ancak yeni ve daha geniş ölüm evi arazinin daha da iç kısmında yer alıyor. Dış kapıya ve çevreye yakın olması dolayısıyla şikâyetler mevcuttu. 1990ların sonunda eski ölüm evinden kaçış gerçekleşmişti.

İdam Odası: Turlar buranın tam içerisine giriyor ve öldürücü enjeksiyon masasının yanında duruyor. Louisiana 1991 yılına kadar elektrikli sandalye kullanıyordu –hala yanık et kokusunu gidermekte kullanılan bir vantilatör var. Şahit odaları küçük. Louisiana bir mahkûmun ailesinin idamı izlemesine izin vermiyor ve Hapishane Müdürü Cain mahkûmun son sözlerini okuyor ve düzeltiyor. Angola sizin her şeyinizin sahibi son sözlerinizin bile...

Mahkûm “Yurtları”: Ziyaretlerde buraya girebiliyorsunuz ve mahkûmlar sanki görünmez gibi 90 yataklı bir yatakhaneye giriyorsunuz. Alabildiğiniz bir yatak ve eşyalarınızı koyacağınız bir sandıktan ibaret. Eyalet bütçesi sıkıntılarından dolayı Angola bu yurtlarda ranza kullanmaya başlayabilir.

Öğle yemeği: 3 dolara ziyaretçiler de tüm hapishanenin yediği yemekten yiyebilir. Ben orada olduğum gün menüde yağlı bir parka balık, domuz yağıyla yapılmış pilav, bir bisküvi, iki yağlı kurabiye ve şekerli bir içecek vardı. Tepsiye bakıp ve öylece bıraktığımızı söylemeye gerek yok sanırım.

Angolite editörüne ziyaret: Mahkûmların ziyaretçilerini görmek üzere otobüslere bindirildiği ve yasal prosedürlerin uygulandığı yerde bulunuyor. Wilbur Rideau’nun salıverilmesinden beri Kerry Myers turlara rehberlik eden hükümlü olmuş. Karısını ikinci dereceden cinayetle öldürmekten ömür boyu hapse mahkûm edilmiş orta sınıf beyaz bir hükümlü. Myers suçunun iki versiyonu anlattı ve aslında bir kitap ve film konusu olan dava dosyasını inceledim. Tarım alanlarında en az 3 ay ve çoğu zamanda 10 yıl çalıştırılan pek çok mahkûmun aksine Myers’e Angolite’de saati 20 sent olan bir iş teklif edilmiş. Irk ve sınıf ayrıcalıkları burada da geçerli bulunuyor.

Radyo İstasyonu: “Mahpus İstasyonu” Angola’daki yedi hapishane kompleksine canlı yayın yapıyor. Mahkûm DJ’ler daha çok İncil yayını yapıyorlar ancak acil durumlarda haberleşme amaçlı olarak da kullanılıyor.

Müze ve Hediyelik eşya Dükkanı: işte burada Angola’nın tarihine dair bir sürü şey var, silahlar, Red Hat’den bir bölüm, son elektrikli sandalye olan “Korkunç Gertie”, 1981’den beri idam edilen tüm mahkumların fotoğrafları, bunların en sonuncusu Ocak 2010’da olmuş. Angola’da çekilen Dead Man Walking (Ölüm Yolunda) ve Monster’s Ball (Canavarlar Balosu) gibi filmlerden bir rodeo gösterisi ve kaçış teşebbüslerinin bir tarihi yer alıyor. Angola’nın “Amerika’daki en kanlı hapishane” olarak ünü geçmişin eseri olarak gösteriliyor. Angola’nın artık sessiz sakin ve insancıl bir kurum olduğuna inanmaya sevk ediliyoruz. Din yeni bir sükûnet dönemi açıyor ancak kapıcı olarak çalışan ve konuşmaktan hoşlanan mahkûm size farklı şeyler anlatacaktır. Müdür Cain daha önceki müdürlerden daha az zalim bir rejim idare ediyor olabilir ancak baskıların çoğu artık kamuoyundan daha fazla gizleniyor. Müdür Cain halkla ilişkilerde oldukça işinin ehli bir müdür. Hediyelik eşya dükkânından Cain’in kitabını da satın alabilirsiniz ve ayrıca küçük pamuk balyaları da dâhil, üzerinde onun ismi olan bir sürü ıvır zıvır.

Angola 3 News: Angola “Amerika’nın en kanlı hapishanesi” olarak kötü bir şöhret kazandıktan sonra sizce neler değişti?

Nancy A. Heitzeg: Bu turlar ve ziyaretler görünüşe bakılırsa Müdür Burl Cain’in Angola’nın bu imajını değiştirip onu daha güvenli, açık ve insani gösterme çabalarının bir parçasıdır. Görünürde ziyaretçilerin turun bu fikri dayattığını göreceklerini sanıyorum çünkü mahkûm vekillerle düzenli etkileşim var, mahkûm yurtlarını geziyorsunuz ve asla bir tehlike veya risk yok. Elbette dinin rolüne aşırı bir vurgu var. Örneğin, yeni bir Graham Vakfı Kilisesi var, KLSP radyo istasyonu sürekli İncil ve New Orleans İlahiyat Seminerleri programlarını yayınlıyor. Tüm bunlar muhafazakâr evanjelik Hıristiyanlığın diğer inanç geleneklerinden fazla vurgulandığını gösteriyor. Din Angola’da sosyal kontrolün bir kaynağı olarak kullanılıyor. Müdür Cain “tek doğru rehabilitasyonun ahlaki” olması gerektiğini söylüyor.

Ancak doğrudan sormadıkça söylenmeyen ve görünmeyen şeyler hakkında sorular hala geçerli bulunuyor. Mahkûmlar hala kaçmaya çalışıyorlar ve 5100’den fazla olan toplam nüfusun yüzde 20’sine tekabül eden 1200 mahkûm korkunç J Bloğunda idari tecrit altında bulunuyor. Bu mahkûmlara köpek kulübesi gibi inanılmaz derecede küçük bir kafeste bir saatlik “egzersiz” hakkı veriliyor ve bu kısa zamanda da elleri kelepçeli bir şekilde kalıyorlar. (bu mahkûmların kuledeki kadın gardiyanlara “teşhir etmelerine” karşı alınmış bir tepki) Haftalık olarak hala çok sayıda ölümcül silaha el konuluyor ve mahkûmları kontrol etmek için köpeklerin ve diğer güçlerin kullanıldığı bildiriliyor. Cinsel taciz hala bir sorun ve Hapishane bültenindeki ölüm ilanlarında J Bloğundaki görece genç mahkûmların ölüm sebebini belirtmeyen ölümlerinin sebebi olarak görülüyor. Eğer izin verilirse mahkûmlar, para ödülü için çok büyük risk alarak katıldıkları Dünyaca Ünlü Angola rodeosunu da eleştirecekler. Rodeolarda pek çok mahkûm oluyor veya aşırı yaralanmalar gerçekleşiyor. Mahkûmların rodeoda el ürünlerini satmalarına izin veriliyor ancak Müdür/hapishane bunların yüzde 20’sini alıyor. 10,000 koltuklu yeni arena (Cain’in direktifiyle kısa sürede mahkûmlar tarafından inşa edildi) Ekim ayında haftada 1 milyon dolar kazanıyor. Bu Angola’daki para kazanma yöntemlerinden sadece birisi. Angola’daki yeni köle mahkûm işgücünün saati 2 sent. Asgari ücret saatte 4 sente çıkarılmış ancak sonra tekrar 2 sente indirilmiş tur rehberinin söylediğine göre. Çok az sayıdaki bazı işler için maksimum çalışma ücreti 20 senti buluyor.

Sözüm ona sakin geçen tura rağmen, hem ben hem de öğrenciler dehşet içerisinde kaldık. Toplu hapis ve para cezasının genel bir kabulü ve kibirli bir tavır söz konusu. Mahkûm nüfusundaki sınıf ve ırk dinamiklerinin –ki mahkûmların yüzde 80’i siyah ve neredeyse tamamı yoksul, eğitimsiz ve mahkemede devletin kendilerine sağladığı avukatlara bağımlılar- pek de eleştirilmediğini gördük. Pasif bir kabule ve hatta bazen Louisiana’nın katı cezalarının alkışlandığına da rastladık – ABD’deki en yüksek mahkûmiyet oranı bu eyaletle ve mahkûmların yüzde 90’ı orada ölecek ve beş yıldan sonra hiçbir ziyaretçileri olmayacak.

Angola Toni Morrison’un Sevgili romanındaki “Güzel Ev” tarifini hatırlatıyor. Orada da fiziksel olarak güzel ve doğal bir alanın büyük acı ve aşağılanmaların saklandığı bir yer olarak anlatılmaktaydı. Adamların uysal “evet bayım” evet hanımefendi” diyen tiplere dönüştürüldüğü bir yer burası, elbette sadece itaatkâr olanlar kısmen ödüllendiriliyor ve kapıların ardında hala görünmez olan ortadan kaybolan çok insan var. Evet, hayatta kalabilir ve on yıllar süren itaatten sonra ortalama bir iş bulabilirsiniz ancak ne pahasına? Ve peki ya direnenler? Daha fazlasını öğrenmek isteyenler Çiftlik ve Çiftlik: 10 yıl önce filmlerini izlemeliler. Ve bir de uyarı: benim tahminime göre ikincisinde bir mahkûmun Angola’dan ayrılma şansını ve Müdür Cain tarafından dayatılan ahlaki programın “başarısını” abartmışlar. George Crawford ve Vincent Simmons’un öyküleri Ashanti Witherperson ve Bishop Tannehill’inkileden daha tipik öyküler.

Angola 3 News: Pek çok insan Angola Hapishanesini “modern zamanların köle plantasyonu” olarak tarif ediyor. Sizce bu doğru bir tarif mi? Nancy A. Heitzeg: Kesinlikle. Angola bir plantasyondu ve hala da öyle. 7200 hektarlık alanıyla ABD’nin en büyük hapishanesi ve kendine ait bir posta kodu bile var. Çoğu siyah olan adamlar kölelerin yaptığı aynı tarımsal faaliyetleri gerçekleştiriyorlar- ekme, çapalama, pamuk yetiştirme ve diğer ürünlerin yetiştirilmesi gibi. Ve bunu esir olarak ve emeklerinin karşılığında sadece birkaç kuruşa yapıyorlar. Müdür Cain Simon Legree olamasa da yine de bir plantasyon efendisi- her ne kadar kendi gözetimindeki yeni-köle emeğini kontrol aracı olarak Hıristiyanlığı kullansa da. Kölelikte mevcut olan aynı toplumsal kontrol mekanizmaları ve pratikler sadece yeni bir isim altında var olmaya devam ediyor.

Benim Angola’ya olan ilgim hem Güneydeki plantasyonların hapishanelere dönüştürülmesi hem de bunları artık hapishane sanayi kompleksi olarak adlandırmamız bağlamında şekilleniyor. İç savaştan sonra Güneydeki köle plantasyonlarının çoğu hapishane haline getirildi. Angela Y. Davis köleliğin kaldırılması ile hapishane sisteminin ilk ortaya çıkışının izlerini takip ediyor ve şöyle yazıyor “ köleliğin hemen ardından güney eyaletleri yeni serbest bırakılan köleler için özgürlük imkânını yasal olarak kısıtlayan bir ceza ve adalet sistemi geliştirmeyi hızlandırdılar.” Köle kanunları Siyah Kanunları oldu ve eğer mücrim siyah ise bir sürü faaliyeti suç haline getirdi. Yeni kabul edilen ve oy hakkı veren 15.düzeltme siyahlar tarafından sözde sıklıkla işlenen suçları da dâhil ederek oy kullanmama kanunlarını değiştirdi. Ve 13. düzenlemenin özgürleştirici vaadi “Amerika Birleşik Devletlerinde ne kölelik nede gönüllü olmayan hizmet var olmayacaktır” oldukça tehlikeli bir kaçış noktası da barındırıyor “bir suç için cezalandırılma dışında.” Ve bu da eski plantasyonların cezaevine dönüştürülmesine ve mahkûm kiralama sisteminin ortaya çıkmasıyla Güneyin ekonomik olarak siyahların karşılığı ödenmeyen iş gücünden faydalanmaya devam etmesine olanak sağladı.

Eski güneyde tesis edilen modeller tüm ABD’ye yayıldı. Afrikalı Amerikalılar orantısız bir şekilde dava edildi, mahkûm edildi, oy kullanmaları engellendi ve hapishane sanayi komplekslerinde hapsedildiler. Açıktan açığa kanunlara koyulan yasal ırkçılıktan “suç kontrolü” adı altında, aşırı gözetim, tecrit, yeni köle emeğin hapis yoluyla sömürülmesi, kanunların eşit olmayan bir şekilde uygulanması fiili bir ırkçılığa doğru kayma gerçekleşti. Plantasyonların hapishanelere, köle kanunlarının siyah kanunlarına, linçlerin devlet destekli idamlara dönüştürülmesi ırkçılığın yasal mirasının şu anki göstergesidir.

Çeviri: Ayşen Baylak